14 kişi kendisini tutuyor, 5 arkadaşı var.


şu an yaşadığı yer İstanbul. silgi olarak çalışıyor.
  • bloguna son yazdığı yazı: ...

ayrikkotu panosu rss kaynağı

arkadaşları neler demiş?

MECCAN   1 gün önce  

Öpersen Uyanır

-Havaş (savaş) da tavşanlay da öley mi?
-Ölür.
-Kelebikley de öley mi?
-Ölür.
-Kuşlay?
-Ölür.
-O şaman kablumbolayla çocuklay keşin öley. İlk başta onlay öley. Hışlı koşanlayla uçanlay ölünce onlay hemen öley.
-Ölür. Herkes her şey ölebilir.
-Halak mısın havaşı öldüyhene o şaman.
-Oğlum saçmalama. Yeter!
Kendimi bile ürküten bir tonda çıkarıp sesimi püskürttüm. Derin bir oh çektim sonra; benim gördüklerimi görmüyor, benim bildiklerimi bilmiyor ve benim kadar sözcüğü yok diye. Yoksa bana daha neler yapabilirdi; düşünmesi bile felaket.
Yarım yamalak üç beş sözcüğünü öyle bir birleştirdi, beni tek hamlede devirip odanın benden en uzak köşesine gitti. Savaşı öldürmemi istedi sabah sabah benden. Korktu da öfkemden, gitti. Bakmıyor bile. Oyuncak cenderesi yaratmaya çalışırken tınısı yüksek bir mırıldanma boşaltıyor.
Bütün bir haftanın yorgunluğu omuzlarımdan kalkmamış daha. Benim miskinliğim yorgun düşüyor onun doludizgin telaşında. Öyle büyük bir gürültü ki varlığımız; tıka basa dolduruyoruz odamızı. Oysa ben pek konuşma taraftarı değilim ama o hiç susmadı kalktığımızdan beri. Odanın içinde sessizce gezinen ana oğulluğumuzu seyrediyorum ona hissettirmeden. Az önce birbirimizi öyle büyük acıttık ki; şaşkınlığımızın yanında küçük ve savunmasız duruyoruz ikimiz de.
İzin verseydi çayımı içecektim, hafta sonu dinginliğini yudumlayarak. Şimdi çayı düşünmek ne, bir kalkan arıyorum kendime. Kalabalık sözcüklerimi yokluyorum; onun sakin, dingin, eksik ama sağlam çarpan üç beş sözcüğüne yanıt olsun diye. Yorgunluk çöküyor üzerime. O mu bıraktı bana her yerime batıp çıkan bu dikenleri?
Bağırmayıp da ne deseydim ona?
“Savaşın canı yok oğlum, öldürülmez. Herkes bir parça savaş. Herkese biraz yutturuyorlar. Herkes giriyor işin içine. Herkes biliyor aslında. Ya da herkes, herkes, herkes…”
Yok toparlayamazdım. Yıkamazdım güçlü anne görüntümü. Ne derdim o zaman; “Rahat ol oğlum sen korkma. Öldürürüm ben o canavarı boş bir vaktimde.”
Bırakmazdı ki peşimi. Her gün sorardı. Her gün yoklardı. İnsanları kucak kucağa, kahkaha fırtınasında görmedikçe inanmazdı. Yürüyen, büyüyen, gülen, nefes alan bir barış isterdi benden.
Gök gürültüsü konusunda başıma gelenleri unutmadım henüz. Onu da öldürmemi istemişti.”Öldürdüm” demiştim. Yeniden duyduğunda “Yalancı, yalancı” diye dönmüştü etrafımda. İsteklerinin peşini sürüyor o. Ayrılmıyor yanıtların ardından.
Yeni bir hamle planlıyor olmalı. Gözlerini dikmiş bana. Odanın ortasında çarpışıyor bakışlarımız. Tedirginim. Bekliyorum.
Sekerek geliyor yanıma. Az şişirilmiş bir balon yumuşaklığında değdiriyor elini yüzüme. Sanırım arayı düzeltmeye çalışacak.
-Anne. Şaykımı höyliyim mi hana?
Neyse ki biliyorum bu sahneyi.
-Söyle oğlum sen. Dinliyorum ben seni.
Şarkı söylüyor bana. Mırıldanmıyormuş. Demek bozuştuğumuzdan bu yana dönüp dolaşıp aynı şarkıyı söylüyormuş:
“Elleyim tombik tombik,
Kiylenince çok komik”
Sesi rahatlatıyor beni. Eşlik ediyorum şarkısına. Gülümsüyoruz birbirimize.
Rastlantısal bir ayrıcalığı bölüşüyoruz ikimiz. O bundan habersiz.
“Höyliyim mi yine?” diyor.
“Söyle oğlum,” diyorum.
Şarkı söylüyoruz.
…..
-Anne, anne.
Ne zamandır dürtüyor bu parmaklar beni?
-Anne eymek vey.
Ekmek istiyor. Çoktan bitmiş şarkısı. Mutfağa yürüyoruz beraber. Büyükçe bir ekmek parçasına çikolata sürüp veriyorum. Seviniyor çikolatalı ekmeğine. Bana neler yaptığının farkında değil. Kocaman açmış gözlerini, kucaklıyor sanki beni. Ben ekmekle onu resimliyorum bir karede.
İçeri geçiyoruz el ele. Onun yarım kalmış bir oyunu var belli. Hemen ayrılıyor yanımdan. Ben koltuğa oturur oturmaz ana olmazdan çok önce analığıma açılmış yaranın, ekmekle anacağım acısını duyuyorum. Zilan’ın gülüşü gelip oturuyor karşıma.
Benim bildiğim yerlerden çok uzakta başka bir toprakta yaşıtımdı Zilan. Dilimi bilmezdi ama su gibi, kuş gibi, aydınlık gibi bir sesi vardı. Kalabalığımdı o benim. Beni severdi. Çok uzaklardan geldiğimi, dilini bilmediğimi, onu hiç anlamadığımı bile bile. Hatta onun olmasa bile çocuklarının dilini değiştireceğimi bile bile severdi beni. Dillerin ötesinde bir şey vardı onun gözlerinde. Candı, canımdı Zilan.
Yaşıtlarımız genç kızdı daha. O tam beş çocuk doğurmuştu on dördünden bu yana. Biri de karnındaydı onu tanıdığımda.
Bir gün düşüp yandı bir tandırda. Çocuklarına yavan ekmek yapmak adına. Burnumu sızlattı köye dolan yanmış Zilan kokusu. Canımı en yakanı, o akşam çocukları analarını yakan tandırda analarının pişirdiği ekmeği yediler. Anasız uyunuyordu. Uyunacaktı. Ama aç uyunmuyordu.
O günden sonra da gördüm, hep gördüm ben onları. “ Katil” demediler yediler ekmeği.
Zilan analığa açılan yaram, Zilan yavan ekmek için ölen anam. Zilan gelmiş oturuyor karşımda. Gülüyor bana. Bakıyor. Gülmenin, bakmanın, sevmenin dili yok. Silinsin diye içimden yanık kokusu, gülüşünü kokluyorum.
Zilan’ın küçük oğlu; Şivan, benziyor muydu benim oğluma? Hatırlayamıyorum. Oysa ezberlemiştim ben onun yüzünü. Annesinin öldüğü gece sararken onu acemice “Nan bukhe mualim”* demişti durmadan. Yeni konuşuyordu. Benim oğlum yoktu o zaman. O büyümüştür şimdi. Unutulmuş köyünde patlayan bombalara anlam veremeden. Unutmuştur çoktan anasının dilini. Büyümüştür tabii; yarı kabus uykularında her gece duyduğu silah seslerinden kendi içine sinerek Kim bilir baskın gelip silahlara, gök gürültüsü avutmuştur onu belki. Oysa yıllardır uyutuyorum ben oğlumu sessizce. Ne çok isterdim oğlumu Şivan’la yan yana görmeyi. Ama bu süreç yaşanırken korkutuyor beni onların yan yanalığı.
Ya bir gün birileri bu lanet kıyımın bir parçası yaparsa oğlumu? Oğlum neden gittiğini bilmediği bir toprakta öldürürse Şivan’ı? Şivan vurursa oğlum?. Bilmezlerse analarının birbirini, konuşmadan gözleriyle nasıl sevdiğini? Korkuyorum.
Ya bir gün insan bedeninin kopan parçalarından zevk almayı öğretirlerse oğluma. Parmak koleksiyonu yaparsa benim renkli ve küçük kağıtları biriktirenim. Kendinin olmayan bir savaşta soyunursa oğlum ölü sayısına endeksli bir kahramanlığa.
Ya da; en az oğlum kadar umutla büyütülen başkalarına parçalatırlarsa oğlumu. Toplayıp parçalarını bir merasim tabutuyla gönderirlerse küçük kuğumu. Ya bozarlarsa bizim sevdayla düşlediğimiz oyunu. Ben oğlum Şivan’la hiç acemilik çekmeden oynasın istiyorum.
Nereden getiriyorum bütün bunları aklıma. Nefesim daralıyor. Oğlum gözümün önünde oynuyor. Caniye benzer bir yanı yok. Oynuyor pamuk yumuşaklığında.
Bu yetmiyor ama. Şimdilik benzemiyor caniye ve Şivan’dan habersizim hâlâ. Zilan bu işi bana bırakıp gitti. Ondan devraldım ben çocuklarımıza öğreteceğim kardeşliği.
İçimi kendime sığdıramıyorum. Yapmam gereken bir şeyler var eksik kalan. Evin dağınıklığını, işi gücü, alışverişi bırakıp bir kenara, dışarı atmalıyım kendimi. İnsanları bir bir dürtüp haykırmalıyım:
“Eğer hiç rahatsızlık duymuyorsanız olan bitenden, yılan size dokunmamışsa henüz; ninenizi bir mülteci kampında saydam gözleriyle bakınırken düşünün. Annenizi getirin aklınıza, alyansını bozdurup üstüne para vererek kendini insan tacirlerine satarken. Ya da bunları yapamadan her ikisinin de kıskıvrak öldüğünü. Sevdiğinizin güzel bedenini getirin aklınıza, içini organ soyucular boşaltmış. Sonra can parçanız çocuğunuzu düşünün; ölmüş varlığının başında onu içinizde saklayacak yer bulamadığınızı ve ellerinin ellerinizde soğuduğunu. Binbir renkli sesinin sustuğunu düşünün. İnanın o zaman bin yaşatamazsınız o yılanı.”
“Çocuklarımızı katil yapacaklar ya da kuytularda vuracaklar, oyunlarına kan bulaşacak!” diye bağırmalıyım.
-Halaklay öldüyhenişe havaşı.
Akıl almaz bir titreme sarıyor bedenimi. Ana oğulluğumuz yok ortada. Korkup sinmiş bir kenara. Oğlumun gürültülü varlığı bile bulanık gözlerimde.
Bakıyorum sadece. Görmek işini beceremiyor gözlerim. Odamızın bir saat önceki dinginliğine dönmeye çalışıyorum. İplerim gerilmiş, elimde değil beceremiyorum.
Hayal meyal görüyorum oğlumu. Zeliş’i tutmuş elinden sürükleyerek getirip çarpıyor kafama. İlgi istiyor. Halen farkında değil nelere sebep olduğunun. “Ah bana neler yaptın çocuk? Ne acımasız sorguladın. Söyler misin içime ne batırdın? Acıya acıya eriyorum ben.”
Zelişli darbeler iyi geliyor biraz. Aydınlanıyor görüş alanım.
Kara derili oyuncak bir et bebek Zeliş. Doğduğunda babasıyla aldığımız ilk oyuncaktı. İnsanları renklerinin dışında sevsin, adı başka rengi başka insanlar var bilsin diye.
Zelişli bir oyun kuruyoruz hemen. Misafircilik oyununda çay içiyorlar şimdi.
Tam o anda dehşet bir patlama saldırıyor kulaklarıma. Duman ve barut kokusu kaplıyor her yanı. Akıl almaz bir ağırlık çarpıyor bedenime. Sıcacık bir şeyler akıp gidiyor içimden. Yavaşça açıyorum gözlerimi. Bir elinde tabanca diye kullandığı bir sopa , bir eli Zeliş’in kara eliyle el ele, yıkılıyor ayaklarımın dibine. Filmlerde gördüklerini oynuyor şimdi.
Sanki çok uzaklardan koşarak geliyorum. Soluk soluğa varıyorum yanına. Sanki neden ve kimler arasında yapıldığını bilmediği bir savaşta biri vurmuş bebeğimi. Sanki kana karışmış yatıyor bebeğim elini tuttuğu kara derili bebekle.
Her yanı kan, yatıyor bebeğim. Peki hangisi benim bebeğim? Hangi acı benim? Hangi cinayet? Ölmüş çocukların açık kalan gözleri hep aynı bakıyor. Seçemiyorum. Feryadım dili başka kadınların feryadına karışıyor.
-Pomba geydi öydük. Öpeysen uyanıyış.
Öpüyorum, milyon kere öpüyorum. İkisini de öpüyorum. Bütün insanları, insanlığı, tüm dünyayı öpüyorum. Fotoğraflamak kaldırıyor mu acıyı? Hangi intihar bitirebilir utanca tanık olmanın ağırlığını? Kana kana emziriyorum Sudan’da akbaba tarafından ölümü kollanan kızı.
Yaşlar sel oluyor gözlerimde. Hıçkırığımda boğulmak üzereyim. Saldırıyorum acemi analığıma. “Neden?” diyorum. “Neden ölü doğurmaya devam ediyoruz sancılarda kıvrana kıvrana? Barışı mayalasa ya rahmine her ana.”
-Öşüy dileyim annecim. Şaka yaftım. Şaka.
Durduramıyorum kendimi. Korkarak bakıyor bana. Yaşadığı üç yılın sağlamlığıyla sımsıkı tutuyor elimi:
-Şiiy yaş hadi, güyütü yafmam, höş.
Payıma şiir düşüyor, şiir yazıyorum:
“İkimiz” diyorum.
“Geceleri gizlice kalkalım oğlum
Yeryüzündeki bütün silahları kukla yapalım
Renk renk boncuktan gözleri olsun
İplerden saçaklı saçlar takalım
Kocaman gülen ağızlar boyayalım
Öpmeler konduralım herkese
Öpmeler uyandırsın sevgiyi”

Oğlum, şiirimin bittiği yerde başlıyor şarkısına:
“Elleyim tombik tombik,
Kiylenince çok komik
Kiyli elley hevilmeş
Güşelliği göyülmeş”

__________________Özlem KESKİN____________________

ayrikkotu   2 gün önce  

MECCAN   10 Kasım 2008 16:27  

saraylı bir günahı gizleyen
gecenin feracesinde
doludizgin bir şehvet
gece gözlerinin âzade tiryâkisi
hâlâ bir çenginin sevdâsına müebbed

onlar ki azaltarak kendilerini
büyüyorlar bir ayazda
gizli koyunlarında taşıdıkları efsunlu nâr
dağılıyor haramiliğin kızgın avuçlarında
onlar ki saklıdırlar herkesçe kendilerine bile zinhar
bir secdeye varır gibi
yeniden doğuruyorlar birbirlerini
sevdakâr bir bedende kılınan
onulmaz şehvetlerin namazlarında
onlar ki bir sevdâyı hâlâ bir suç gibi yaşayanlar
azaltarak kendilerini büyüyorlar bir ayazda

dağlanmış memeleriyle sarar cüzzamlı yüreğini
satılmaz ki böylesi esir diye halep pazarlarında

ayrikkotu   06 Kasım 2008 14:18  

Ucu yanik mektup

Günaydinin tellerine “merhaba” konmus.
Yarim! “Ah!” desem de duymaz misin?
Hangisi daha gurbet bilemedim hiçbir zaman. Ananin karsiliksiz atan yüreginden ayrilik mi daha yaman, sevdalinin reyhan kokan koynu mu? Sila dedigin hangisine denk düser? Bir yani hasret çeken sanslidir herhalde, öyle ya benim her yanim yanar gider.
Bilmezsin sen(nereden bileceksin, saklarim). Saçlarimin sarisina ak düsmüs yer yer. Gözlerimin meneksesi solgunca. Bir sen düsünce usuma isirim, gerisi bastan ayaga kara. Dilim dönmez söylemeye. Isterim ki ilk ben demis olayim, ilk bana düssün selam. Isterim ki, bundan önce neyle tarif edilmisse hasret, ben daha çok anlatayim. Uzaklardan dalsiz durmak yeterince zor ya, birde Anka kusu misali yanip yanip külümden yeniden dogarim.
Ezan okundu az evvel. Kentin basi alaca aksam. Yarim, bir görsen sasardin mutlaka; sehrin kizili gözlerime sürmelenmis. Aglamak degil, sakin ola içlenmeyesin. Hos aglamak olsa kaç yazar? Öyle kirmiziya boyun bükmüs göz akim, yüregim içime kanar.
Hatirlanasi anlari giyinecegim az dur. Bedenime seni sarayim bekle. Kokundan gayri baska soluk almasam; senden ayri sarhos olmasam... (Olmam ki zaten, elimde degil)
Güne basladigim yerde, safaga dost türküler uçururum(duydugunu düsünerek). Içimden düsler geçer, tekmili birden kavusmak tadinda. Bir nehir olur bedenim ansizin, sana akar. Bir senin gögsün bent olur bana. Bir sen tutarsin ellerinde sikica. Dedim ya yarim, benim kiblem hep sana bakar.
Ucu yanik mektuplari tasiyan kara trenlere agitlar yakmis ozanlar. Sevgilinin vuslatina yanarak eriyip köz olmus yürekler konusudur hani. Der ki ustalarin en ustasi:
“Kerem, Asli olmasaydi da yanmanin bir yolunu bulurdu. Bahane etti Asliyi, Kerem yangin ehliydi zaten; Asli olmasa da yanardi. ”
Bilmem ki... Öyle midir gerçekten?
Hani Zühre olmasaydi bile Tahir gene Tahirdi. Bütün is yürekti!
Nasil olduysa ögrenmisim iste. Yar bilmeden sevmeyi, görmeden hissetmeyi, varmasam da yolunda ölmeyi...
Bir sevinirim ki görme... Sen orada her sabah kalkar isine gidersin, ben sana “kolay gelsin” diye ünlerim. Aksamlari kendine dönersin, ben esikte seni beklerim. Çocuklar düser pesine, dostlar vardir çookk eskiden, ben sessizce izlerim. Küçücük odan bir tek senin sanirsin; oysa, fark etmeden benimle ülesirsin.
Öylece beklerim her gece. Ellerimde kus tüyünden süpürge. Hayat, tozlu kaldirimlardan izler bulastirmistir sana, silerim. Gün boyu dikenlerden geçmissindir ya, tek tek temizlerim. Ne varsa sana ragmen bulasan, diyeti ömrüm olur belki yine de kendime devsiririm.
Sonra uyku baslar senin için. Güzel gözlerini yumusacik kapatirsin karanliga. En sevdigim andir bu. Görünmez kiliklarimi siyirip üzerimden sana gelirim. Kirk örgüdür bundan önce saçlarim. Her belik bir baska yasamak çilesi. Birer birer çözerim dertlerimi, bir sevinç yumagidir artik, gögsüne sererim.
Sen bilmezsin (nereden bileceksin, hiç demedim). Bir senin ergine bas kaldirmaz bedenim. Sadece senin için rüzgardir ellerim. Öylece gizlenirim koynuna... bir daha, yeniden, hep bastan tenini ezberlerim.
Nerde olurlarsa olsunlar sevdalilari birbirine baglayan yollar vardir aralarinda. Özlemek haktir onlar için. Yar olmadan çoraktir, çöldür her yürek. Ama bilirler ki kavusmak için yanmak gerek.
Benim kavusmaya aklim ermez yine de. Bir özlemeyi ögrenmisim yoklugunda, bir de “çarsambayi sel aldi”yi... Öyle ucu yanik mektuplar biriktiririm, tek yasadigini bilmekle sevinirim.

ayrikkotu   05 Kasım 2008 09:52  

MECCAN   05 Kasım 2008 09:56  

MECCAN   24 Ekim 2008 14:46  

Hiç özlemedim seni
Özlemek dostluktandır
dostluğundan öte bulmalıyım seni

ayrikkotu   17 Ekim 2008 16:53  

MECCAN   16 Ekim 2008 14:55  

...

Tanrı seçti bizi
Kendi yalnızlığını duyurmak için
Aşkı verdi

Bejan MATUR

ayrikkotu   15 Ekim 2008 16:27  

MECCAN   13 Ekim 2008 15:01  

BLOG rss kaynağı

adresi: http://ayrikkotu.sosyomat.com/blog
aferim2

..

2 yorum var - 2 gün önce yazılmış
aferim2

..

6 yorum var - 2 gün önce yazılmış
aferim4

..

2 yorum var - 13 Kasım 2008 11:57 yazılmış
aferim3

..

4 yorum var - 11 Kasım 2008 17:07 yazılmış
aferim5

..

5 yorum var - 11 Kasım 2008 12:31 yazılmış
aferim4

..

1 yorum var - 10 Kasım 2008 17:53 yazılmış
aferim13

..

3 yorum var - 06 Kasım 2008 12:09 yazılmış
aferim3

...

4 yorum var - 31 Ekim 2008 10:39 yazılmış
aferim2

..

1 yorum var - 22 Ekim 2008 16:42 yazılmış
2 yorum var - 18 Ekim 2008 10:57 yazılmış

topluluklar

üyesi olduğum topluluklar | yöneticisi olduğum topluluklar
  1. boşluk metinleri

    boşluk metinleri

    684 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile.



 
tuttum işlemi gizlidir. karşı tarafın haberi olmaz. tuttuğunuz kişileri bir arada görebilir, yaptıklarını takip edebilirsiniz.